HAPİSHANEDEN TARİHE: ALİYA İZZETBEGOVİÇ’İN ENTELEKTÜEL VE AHLÂKÎ DOĞUŞU
Aliya İzzetbegoviç’in hayatı, düşüncenin siyasî iktidarla ve savaşın acımasız gerçekliğiyle karşılaşmasının çarpıcı bir örneğidir
İMDAT DEMİR
Aliya İzzetbegoviç’in hayatı, düşüncenin siyasî iktidarla ve savaşın acımasız gerçekliğiyle karşılaşmasının çarpıcı bir örneğidir. Yedi bölümlük bu otopsi, onun çocukluğundan Yugoslavya’daki mahkûmiyetlerine, felsefî eserlerinden Bosna’nın bağımsızlığına ve savaş sonrası mirasına uzanan çok katmanlı bir inceleme sunmaktadır. İzzetbegoviç’in Doğu ve Batı Arasında İslâm adlı eseri, insanın maddî varlığı ile ahlâkî ve mânevî dünyası arasındaki ilişkiyi sorgular. Bilim, sanat, özgürlük ve medeniyet üzerine düşünceleri indirgemeciliği eleştirirken, İslâm Deklarasyonu din ile siyaset arasındaki gerilimleri görünür kılar. Bu düşünsel miras, çoğulculuk ve eşit yurttaşlık ilkeleri açısından eleştirel biçimde değerlendirilir. Yugoslavya’nın çözülüşü, etnik milliyetçiliklerin yükselişi ve 1992 bağımsızlık süreci, düşünürü devlet adamlığıyla yüzleştirir. Saraybosna kuşatması, sivillere yönelik saldırılar, Markale katliamları ve gündelik hayatın yıkımı, liderliğin askerî olduğu kadar insanî ve hukukî sorumluluklarını da ortaya çıkarır. Prijedor, Foča ve Višegrad’daki suçlarla Srebrenitsa soykırımı, uluslararası hukukun bulguları ışığında ele alınırken Birleşmiş Milletler’in koruma başarısızlığı sorgulanır. Savaş suçlarının somut faillerine ilişkin hukukî tespitlerle etnik topluluklara yöneltilen kolektif suçlamalar kesinlikle ayrıştırılır. Mağdurların tanıklıkları, toplu mezarlar, yıkılan kültürel hafıza ve savaşa rağmen sürdürülen eğitim ile sanat faaliyetleri, insanî direnişin farklı boyutlarını görünür kılar. Dayton Anlaşması savaşı sona erdirirken etnik ayrışmaları anayasal düzene taşır. İzzetbegoviç’in barış tercihi, hayat kurtarma zorunluluğuyla adalet arayışı arasındaki gerilimde incelenir. Son bölüm, siyasî mirasın kutsallaştırılmasını, SDA’nın sonraki gelişimini ve Bosna’nın demokratik sorunlarını tartışır. Çalışmanın temel sorusu, özgürlüğü savunan bir düşünürün devlet yönetirken farklı kimliklerin haysiyetini ne ölçüde koruyabildiğidir. Böylece biyografik anlatı, savaşı ve siyaseti sorgulayan disiplinlerarası bir fikrî muhasebeye dönüşür; düşünürün sözleriyle liderin kararları aynı tarihî zeminde ele alınır. Geleceğe kalan ahlâkî yük de böylece belirginleşir.