Sanat Ajans , Yeni Fetih, Yeni Fetih Gazetesi, İlkeli Duruş Gazetesi...

İslam Dünyası'nın Güvenilir Haber Ajansı

  • Dolar
  • Euro
  • GR ALTIN
  • ÇEYREK

  • 30 Nisan 2026, Perşembe 19:59
ZaferÇam

Zafer Çam

HAKLININ GÜÇLÜ OLDUĞU BİR DÜNYA MÜMKÜN MÜ?

Bir mayıs sömürülen işçi bayramı.
Sermaye düzeni ayakta kalmak için emekçiyi sömürecek.
İşçiyi sömüren zalim düzenler bayram kutlatmakta.
Bugün dünyanın neresine bakarsanız bakın aynı tartışma sürüyor:
Güçlü olan mı haklıdır, yoksa haklı olan mı güçlü olmalıdır?
Modern dünyanın kurduğu sistemlerde cevap çoğu zaman acımasızdır:
Güçlüysen haklısın!
Sermayesi olan konuşur, gücü olan yön verir, sesi çıkan değil gücü yeten kazanır.
İşte bu yüzden işçi tek başına kalmamak için birleşir, sendika kurar.
İşte bu yüzden işveren de kendi gücünü korumak için örgütlenir.
Çünkü kimse kimseye güvenmez.
İşçi korkar:
“Yalnız kalırsam ezilirim.”
İşveren endişe eder:
“Kontrolü kaybedersem ayakta kalamam.”
Ve böylece aynı sofradan kazanan iki taraf, birbirine omuz veren değil, birbirine mesafe koyan iki kutba dönüşür.
Peki, mesele sadece sistem mi?
Hayır… 
Asıl mesele insanın içindedir.
Bir işveren işçisini “maliyet” olarak görüyorsa…
Bir işçi işverenini “sömürücü” olarak etiketliyorsa…
Orada hangi sistem gelirse gelsin adalet kurulmaz.
Çünkü sorun yasada değil, bakış açısındadır.
İslam’ın ortaya koyduğu ölçü ise bambaşkadır.
Bu ölçüde güçlü olmak değil, haklı olmak esastır.
İnsanın makamına, parasına, unvanına değil; hakkına bakılır.
Ama burada dürüst olmak zorundayız:
Bu anlayışı ne kadar yaşıyoruz?
Sözde “kul hakkı” deyip, uygulamada insanı görmezden geliyorsak…
Alın teri kurumadan hakkını vermeyi unutuyorsak…
Sigortayı yük, emeği maliyet kalemi olarak görüyorsak…
O zaman problem sistem değil, bizim samimiyetimizdir.
Aynı şekilde işçi de sadece hak talep eden değil, sorumluluğunu bilen olmak zorundadır.
Çünkü adalet tek taraflı bir kavram değildir.
Bizim geçmişimizde bu dengenin adı vardı:
Ahilik Teşkilatı…
Orada işçi-işveren ayrımı keskin değildi.
Usta vardı, kalfa vardı, çırak vardı ama aralarında uçurum yoktu.
Usta çırağını yetiştirir, kalfa yapar korur, gözetirdi.
Çırak da ustasına sadakatle bağlanır, emeğini ortaya koyardı.
Güven vardı.
Ahlak vardı.
En önemlisi, kul hakkı bilinci vardı.
Bugün ise o anlayışın yerini sözleşmeler, yaptırımlar ve mecburi dengeler aldı.
Çünkü adaletin zayıfladığı yerde insanlar kendini korumak zorunda kalır.
Güvenin olmadığı yerde hukuk devreye girer.
Vicdan susarsa, kurallar konuşur.
Ama şu gerçeği de görmezden gelemeyiz: Eğer gerçekten adalet hâkim olsaydı…
Eğer işveren işçisini insan gibi görseydi…
Eğer işçi de emeğini hakkıyla ortaya koysaydı…
Bugün ne bu kadar gerilim olurdu ne de taraflar birbirine bu kadar mesafeli dururdu.
Mesele sendika meselesi değildir.
Mesele grev, lokavt meselesi de değildir.
Mesele, insanın insana nasıl baktığı meselesidir.
İnsan, insanı “kazanç aracı” olarak gördüğü sürece…
İlişkiler çıkar üzerine kurulduğu sürece…
En mükemmel sistem bile adaleti getiremez.
Ama vicdan varsa…
Ahlak varsa…
Hayatın ahlakını yaşayan kuran belirliyorsa.
Hak duygusu gerçekten içselleşmişse…
Şimdi kendimize şu soruyu sormak zorundayız:
Biz gerçekten haklının güçlü olduğu bir düzen mi istiyoruz, yoksa güçlü olanın haklı sayıldığı düzenin içinde şikâyet ederek yaşamaya devam mı edeceğiz?
Cevap dışarıda değil…
Cevap bizde.


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık