Yeni Fetih, Yeni Fetih Gazetesi,

Türkiye'nin ve İslam Dünyası'nın Güvenilir Haber Sitesi

  • Dolar
  • Euro
  • GR ALTIN
  • ÇEYREK

  • 06 Şubat 2026, Cuma 15:52
Mehmet NuriBingöl

Mehmet Nuri Bingöl

İSLÂM ORDULARININ CİHAD RUHU VE MAKSADI : İ'LAY-I KELİMETULLAH

İ'lay-ı Kelimetullah için İslam’ın nurunu Tüm dünyaya yayma uğruna Cihad eden İslâm ordusuyla,  putperestlik girdabında boğulmuş ateşe Tapan Pers Ordusu arasında meydana gelen Kadisiye Savaşı sona erip kılıçların şakırtısı dindiğinde, yükselen toz bulutları yeryüzüne  çöktüğünde ve savaş meydanında yaralıların iniltisiyle şehitler arasında kardeşlerini arayan askerlerin ayak seslerinden başka bir ses kalmadığında, Sa‘d bin Ebî Vakkas (RA) savaş alanına hâkim yüksek bir tepeye çıktı. Bakışlarını doğuya, Kisrâ’nın başkenti Medâin’in uzandığı ufka çevirdi. Bir zamanlar Pers dünyasının kalbi olan, ihtişamı ve azametiyle krallıkları titreten o şehir, şimdi kaderini bekliyordu. Sa‘d, Kadisiye’den sonrasının sadece yeni bir safha değil, çağdan çağa bir geçiş olduğunu hissediyordu. Medâin’in düşmesi, Pers İmparatorluğu heybetinin tümüyle yıkılması demekti. Mesafeler, nehirler ve engeller ne olursa olsun oraya yürümek gerekiyordu.

Komutanlarını etrafına topladı: Ka‘kâ‘ bin Amr, Müsenna bin Hârise, Abdullah bin el-Mu‘tem ve diğer İslam süvarileri… Onlara şöyle dedi: “Önümüzde Medâin var; Pers’in en büyük kalesi. Allah bize Kadisiye’de insan hesabının ötesinde bir zafer verdi. Yolda da, Medâin’de de bizi zafere ulaştırmaya elbette kadirdir. Tereddüt etmeyin, ağırdan almayın; çünkü önünüzde büyük bir görev ve ümmetin beklediği bir fetih var.”

İslam ordusu Kadisiye’den, sanki kenetlenmiş bir duvar gibi sık saflar halinde yürüdü. Başlarının üzerinde dalgalanan sancaklar, şafağın nurunu arayan beyaz kuşlar gibiydi. Süvarilerin önünde Ka‘kâ‘ bin Amr ilerliyor, kalplere coşku üflüyor; Kadisiye’de görülen ilahi yardımı hatırlatıyordu: Sayıca ve teçhizatça üstün bir ordu karşısında Allah’ın ayaklarını nasıl sabitlediğini, dördüncü gün esen rüzgârın adeta Allah’ın askerlerinden biri gibi savaştığını anlatıyordu. Müslümanlar, Perslerin ardında bıraktığı, yenilginin izleriyle boşalmış köylerden geçiyordu. İnsanlar dışarı çıkıp bu orduyu izliyor, sanki yeryüzünde yürüyen bir kaderi görür gibi oluyorlardı. Çocuklar atların peşinde koşuyor, kadınlar ellerini semaya açıyor, erkekler kapı önlerinde durup çölden gelen ve yüzyılların karanlığını dağıtan bir nur taşıyan bu orduyu seyrediyordu.
Medâin’de ise Pers İmparatorluğu’nun son hükümdarı Yezdicerd III, Kadisiye bozgunu haberinin ardından korku ve kargaşa içindeydi. Beyaz sarayında oturmuş, altın, gümüş ve ipekle süslü duvarlara bakıyor; atalarının bu merkezden dünyayı yönettiği günleri hatırlıyordu. Yanındakilere şöyle diyordu: “Daha dün dağınık kabileler olan bu Araplar ordumuzu nasıl dağıttı? Rüstem’i nasıl yendiler? Başkentimize bu kadar çabuk nasıl yaklaştılar?” Pers komutanları suskundu; çünkü Kadisiye’de Müslümanların ne yaptığını bizzat görmüşlerdi. Bir zamanlar Pers’in en büyük silahı olan fillerin artık kimseyi korkutmadığını, Müslüman okçuların fillerinin gözlerini şaşırtıcı bir isabetle vurup onların heybetini kalplerden söküp attığını biliyorlardı.
Müslümanlar gün gün Medâin’e yaklaştılar ve nihayet Dicle’nin kıyısına ulaştılar. Önlerinde, taşkın sularıyla kabaran, geniş yataklı bir nehir vardı; ne bir köprü ne de koskoca orduyu geçirecek kadar kayık… Persler karşı yakada mevzilenmiş, bu nehrin Müslümanları durduracağını, böylece zaman kazanıp saflarını yeniden düzenleyeceklerini sanıyorlardı. Sa‘d bin Ebî Vakkas (RA) nehir kenarında durdu ve seslendi: “Ey insanlar! Allah’a tevekkül edin. Kadisiye’de bize zafer veren Rabbimiz burada da yardım etmeye kadirdir. Allah’ın yardım ettiği bir topluluğu bu nehir durduramaz.” Ardından orduya geçiş emrini verdi.
Müslümanlar atlarıyla suya indiler; sanki kuru toprağa basar gibi. Dillerinde zikir vardı, ayaklarının altından akan nehir sanki emre boyun eğmiş gibi onlara zarar vermeye cüret etmiyordu. Atlar, suyun üstünde adeta döşenmiş bir yol üzerinde yürür gibiydi. Karşı kıyıdan izleyen Persler hayret içinde birbirlerine bakıyor, “Bunlar karşısında hiçbir şey duramaz; Allah onlarla beraberse biz bu kavimle nasıl savaşırız?” diyorlardı. Hatta bir kısmı, Müslümanlar kendilerine ulaşmadan önce kaçıp gitmişti; çünkü bu geçişte, Allah’ın bu topluluğu desteklediğini gösteren bir işaret görmüşlerdi.
Müslümanlar nehirden çıktıklarında, sanki bir mucizenin rahminden doğmuş gibiydiler. Ardından kaderini bekleyen Medâin’e doğru atıldılar. Şehrin kapıları kapalıydı ama halk, Müslümanların nehirden geçişine şahit olduktan sonra umudunu yitirmişti. Kapılar açıldı ve bir zamanlar Sasani İmparatorluğu’nun kalbi olan şehre girdiler. Kisrâ’nın sarayları altın, gümüş ve ipekle parlıyor; Beyaz renkli Saray bir  pırıl pırıl parlıyordu. Sa‘d (RA) sarayın ortasında durdu, bir zamanlar “yenilmez” denilen Kisrâ’nın iktidarının ne hâle geldiğini düşündü ve şöyle dedi: “Hamd, mümin kullarının üzerinden düşmanlarının gücünü gideren Allah’adır.”
Müslümanlar, daha önce benzerini görmedikleri muazzam hazineler buldular. Bunların arasında Kisrâ’nın meşhur halısı da vardı; eşi benzeri olmayan bir sanat eseriydi. Sa‘d, bu fetihleri ve ganimetleri haber vermek üzere Müminlerin Emîri Ömer b. Hattâb (RA)’a mektup yazdı. Haber Ömer’e ulaştığında ağladı ve “Bu emaneti ehline teslim eden bir toplulukmuş” dedi. Ardından ganimetlerin adaletle paylaştırılmasını emretti. İslam beldelerinde insanlar, köprüsüz bir nehri geçen ve Kisrâ’nın başkentini dirençle karşılaşmadan fetheden bu orduyu konuşuyor; Allah’ın çölden çıkan bu ümmete neler lütfettiğini hayranlıkla anlatıyordu.
İşte Medâin, Allah’a verdikleri söze sadık kalan adamların yazdığı şanlı sayfalardan biri oldu. Onlar kendilerinden sonrakilere örnek oldular; adları müminlerin kalplerinde bir nur olarak kaldı. Bugün bu hikâyeyi okuyan herkes şunu idrak eder: Bir ümmet Rabbine sadakatle yönelirse, imkânsız mümkün olur. Tarih cansız bir taş değildir; aksine, mesajı taşıyan ve ona sarsılmaz bir imanla sarılanların yüreğinde hareket eden bir ruhtur. Bu kıssaların insanlar arasında yayılması ne güzeldir; çünkü geçmişteki iman ve kudreti hatırlatır, unutulmaması gereken o yüce mirastan kalplere bir kıvılcım düşürür. Ey okur, onu yay ki; bu ümmetin zayıflık için değil, dünyaya yol gösterecek bir nur taşımak için yaratıldığını herkes yeniden hatırlasın.

Arapçadan tercüme:
Abdülhamid Doğan


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık