- Makaleyi Paylaş
- Facebook'ta Paylaş
- Twitter'da Paylaş
- 23 Ekim 2026, Cuma 14:03
- 95 kez okundu
İnsanları Tanımak, Hakkı Korumak ve İyiliği İstismar Ettirmemek Üzerine
Hayat, insana yalnızca yaşanmışlıkların toplamını sunmaz; aynı zamanda insanı, insanın gerçek mahiyetiyle tanıştıran uzun bir imtihanın adıdır. Kimi zaman bir iyilik karşılığında gördüğümüz nankörlük, kimi zaman bir hüsnüniyetin istismar edilmesi, kimi zaman da hak ve hakikat adına sergilenen yanlış tutumlar, bize kitapların öğretemediği bazı dersleri öğretir.
Zamanla anlarız ki her yakınlık samimiyet, her tebessüm dostluk, her haklılık iddiası hakikat ve her fedakârlık da fazilet değildir. İnsanın asıl mahareti, yalnızca iyilik yapmakta değil; iyiliğin nerede, kime ve hangi ölçüde yapılacağını bilmektedir.
Yılların süzgecinden geçen kimi hayat tecrübelerim, beni şu beş hakikatin üzerinde düşünmeye sevk etti.
1. Başkasının Çıkarı İçin Kendini Geriye Düşürme!
Dünya ehlinin hayat anlayışında menfaat, çoğu zaman görünmeyen bir pusuladır. İnsanlar kendi yollarını genişletmek, imkânlarını artırmak ve hedeflerine daha kolay ulaşmak için başkalarının fedakârlıklarından yararlanabilirler. Ne var ki bu yararlanma, her zaman açık bir talep şeklinde gelmez. Bazen kardeşlik, bazen dostluk, bazen vefa, bazen de geçmişte yapılmış bir iyilik hatırlatılarak insanın vicdanına seslenilir.
İşte burada dikkat edilmesi gereken ince bir çizgi vardır: Fedakârlık başka, kendini başkasının menfaatine feda etmek başkadır.
İnsanın kardeşi için elinden geleni yapması elbette güzeldir. Akrabasına, dostuna, meslektaşına destek olması; imkânlarını ihtiyaç sahipleriyle paylaşması insanî ve ahlâkî bir erdemdir. Ancak bu erdem, kişinin kendi hukukunu, emeğini, geleceğini ve sorumluluklarını sürekli olarak ikinci plana atması anlamına gelmez.
Kardeşlik, bir tarafın devamlı fedakârlık yaptığı, diğer tarafın ise bu fedakârlığı doğal hakkı saydığı bir münasebet değildir. Dostluk, birinin yükselmesi için diğerinin sürekli geride kalmasını gerektirmez. Vefa da insanın kendi hakkından vazgeçmeye mecbur bırakılması değildir.
Bazen insan, karşısındakini kırmamak için susar; onun işi görülsün diye kendi işini erteler; onun itibarı zedelenmesin diye kendi itibarından vazgeçer. Bir defalık fedakârlık, gönülden geliyorsa kıymetlidir. Fakat bu davranış sürekli tekrarlanıyor ve karşı tarafın alışkanlığına dönüşüyorsa artık iyilik, farkında olmadan istismarın zeminini hazırlamış olabilir.
Özellikle dünya menfaatini önceleyen insanlarla ilişkilerde, iyiliğin sınırlarını belirlemek gerekir. Çünkü bazıları sizin fedakârlığınızı bir lütuf olarak değil, kendilerine tanınmış bir hak olarak görmeye başlayabilir. Siz bir adım geri çekildikçe onlar iki adım ileri gider; siz sustukça talepleri çoğalır; siz hakkınızı aramadıkça fedakârlığınızın sınırı ortadan kalkar.
Burada ölçü, bencillik değildir. Ölçü, adalettir.
Kendini korumak, başkasına kötülük yapmak değildir. Hakkını gözetmek, kardeşini sevmemek anlamına gelmez. Her isteğe evet dememek, vefasızlık değildir.
İyilik yap; fakat iyiliğinin başkasına sınırsız bir istismar ruhsatı vermesine izin verme. Kardeşini sev; ama kardeşlik hatırını kendi hukukunun mezarı hâline getirme.
2. Şer'î Hiçbir Emri, Birilerinin Hatırına İhmal Etme ve Ettirme!
İnsan ilişkilerinde en tehlikeli kaymalardan biri, şahısların hatırını hakikatin ölçüsü hâline getirmektir. Bir büyüğün gönlü kırılmasın, bir dostun itibarı sarsılmasın, bir topluluğun huzuru bozulmasın veya bir hizmetin selameti zarar görmesin diye dinin emirlerinin ikinci plana atılması, zamanla ölçülerin yer değiştirmesine yol açabilir.
Hâlbuki dinin hükümleri, şahısların keyfine göre eğilip bükülecek hükümler değildir. İnsanlar değişir, şartlar değişir, dostluklar değişir; fakat hak ve adalet ölçüsü, kişisel bağlılıkların üzerinde tutulmalıdır.
Bir kimseye duyulan sevgi, onun her davranışını doğru kabul etmeyi gerektirmez. Bir büyüğe hürmet, yanlışını görmezden gelmek değildir. Bir hizmete bağlılık, o hizmet adına işlenen yanlışları meşrulaştırmak anlamına gelmez.
Burada önemli bir ayrım da şudur: Her dinî mesele aynı hüküm derecesinde değildir. Farzı, haramı, mübahı ve ihtilaflı meseleleri birbirine karıştırmamak; bir hüküm hakkında konuşurken ilmi, hikmeti ve ehil kimselerin açıklamalarını esas almak gerekir. Fakat hükmü açıkça belli olan bir meselede, sırf birilerinin hatırı için bile bile yanlışa yönelmek veya başkasını buna zorlamak doğru değildir.
Bazen insan, yanlış olduğunu bildiği bir davranışı savunurken kendisini iyi niyetle teselli eder: “Böyle olması gerekiyordu; aksi hâlde huzur bozulacaktı.” Oysa huzur, hakikatin susturulmasıyla sağlanıyorsa bu, kalıcı bir huzur değil, üzeri örtülmüş bir ihtilaftır.
Bir yanlışın üzerini örtmek, onu ortadan kaldırmaz. Yalnızca hesabını erteler. Üstelik yanlış, bir kişinin hatırı için mazur görüldüğünde, aynı gerekçeyle başkalarına da kapı açılmış olur.
Dinin emirlerini gözetmek, insanlara karşı kaba davranmak veya her meselede sertlik göstermek değildir. Bilakis hakikati hikmetle söylemek, insanları incitmeden doğruya davet etmek ve gerektiğinde kendi nefsine de aynı ölçüyü uygulamaktır.
Şahıslar hakikatin ölçüsü değildir; hakikat, şahısların da kendilerini tartmaları gereken ölçüdür.
Bu sebeple ne bir insanın hatırı ne bir makamın itibarı ne de bir topluluğun menfaati, açık bir dinî hükmü keyfî biçimde ihmal etmenin gerekçesi yapılmalıdır.
3. İtibarını Kullanarak Kurulan Hesaba Karşı Uyanık Ol!
İnsanın toplum içindeki itibarı, yıllar boyunca biriktirdiği güvenin, emeğin, samimiyetin ve güzel ahlâkın sonucudur. Bu itibar, bazen insanın kendisine ait olmayan işlerin yürütülmesinde de bir araç olarak kullanılabilir.
Bir kimse, sizin adınıza konuşabilir; sizin güvenilirliğinize dayanarak başkalarından bir şey isteyebilir; sizin itibarınızdan güç alarak kendi hesabını görebilir. Üstelik bütün bunları sizin açık rızanız olmadan yapabilir.
Böyle durumlarda mesele yalnızca maddî zarar değildir. İnsanın adı, bilgisi dışında yürütülen bir işin kefili hâline getirilmiş olabilir. İnsanların güveni, haberi ve onayı olmayan bir tasarrufa dayanak yapılabilir. Sonunda ortaya çıkan yanlışın hesabı da, hiç istemediği hâlde, o itibarı taşıyan kişiye sorulabilir.
İşte bu yüzden insan, iyi niyetinin başkalarının hesabına sermaye yapılmasına karşı dikkatli olmalıdır.
Bir kimsenin sizin adınızı kullanması, sizin o davranışı onayladığınız anlamına gelmez. Geçmişte gösterdiğiniz yakınlık, gelecekteki her tasarrufa verilmiş peşin bir izin değildir. Birine güvenmiş olmanız, onun bütün davranışlarından sorumlu olduğunuz anlamına da gelmez.
Böyle bir istismarı sezdiğinizde, hakkınızı ve sınırlarınızı açıkça ifade etmeniz gerekir. Bu, tehdit etmek veya insanları mahcup etmeye çalışmak değil; hakikatin bilinmesini sağlamaktır.
Mesela, “Benim bilgim ve rızam dışında yapılan işlerden beni sorumlu tutmayın; adımın ve itibarımın bu tür hesaplarda kullanılmasını kabul etmiyorum” demek, gayet meşru bir sınır koymadır.
Bununla birlikte, başkasının gerçekten bir hakkı varsa onu da sırf aranızda anlaşmazlık çıktı diye inkâr edemezsiniz. Hak, kimin elinde olduğuna göre değişmez. Sizin hakkınızı korumanız kadar başkasının hakkını teslim etmeniz de önemlidir.
Burada helallik meselesi de hassasiyet ister. İnsan, kendi rızası dışında meydana gelen her olaydan otomatik olarak sorumlu tutulamaz. Fakat bilerek ve isteyerek hakkı yenmişse, meselenin niteliğine göre hakkın iadesi, zararın giderilmesi ve helallik alınması gerekir. Kişinin sırf itibarına dayanılarak başkalarının haklarının çiğnenmesi ise ayrıca bir sorumluluk doğurabilir.
İtibarını korumak, kendini büyük göstermek değil; adının, güveninin ve emeğinin başkasının hesabına teminat yapılmasına izin vermemektir.
İyi niyet, insanın en güzel sermayelerinden biridir. Fakat bu sermaye, kontrolsüz bırakıldığında başkasının elinde istismar aracına dönüşebilir.
4. Hak Sûretinde Görünüp Zehirli Fikir Aşılayana Karşı Meclisi Koru!
İnsanları yanıltmanın en etkili yollarından biri, yanlışın doğru kılığına sokulmasıdır. Çünkü açıkça kötü olduğu görülen bir düşünceye karşı insanın tedbir alması kolaydır. Asıl tehlike, kendisini hakikatin temsilcisi gibi gösteren; fakat bulunduğu ortamda şüphe, husumet ve güvensizlik üretmekten başka sonuç doğurmayan tutumlarda ortaya çıkar.
Böyle bir kimse, konuşmasına çoğu zaman haklılık iddiasıyla başlar. Bir olayın yalnızca kendi gördüğü tarafını anlatır, eksik bilgileri kesin hükümler gibi sunar, kişileri niyetleri üzerinden yargılar ve dinleyenlerin zihinlerine birtakım şüpheler bırakır. Bazen bunu açık bir saldırıyla değil, imalı cümlelerle yapar. Birinin adını zikretmeden onu hedef hâline getirir; bir hizmeti veya topluluğu doğrudan suçlamadan insanların zihninde ona karşı olumsuz bir kanaat oluşturmaya çalışır.
Böylece söylenen sözün sorumluluğu belirsizleşirken, ortaya çıkan manevi zarar büyür.
Elbette her eleştiri zehirli değildir. Her itirazın arkasında kötü niyet aramak da doğru olmaz. İnsanların yanlışları dile getirme, soru sorma ve delil isteme hakları vardır. Hatta kimi zaman rahatsız edici bir eleştiri, gözden kaçan bir hatanın düzeltilmesine vesile olabilir.
Ancak eleştiri ile ifsat, hakikati araştırmak ile şüphe yaymak, nasihat ile karalama arasında fark vardır.
Eleştiri somut olaya dayanır, delilini ortaya koyar ve çözüm arar. İftira veya manipülasyon ise çoğu zaman niyet okumaya, eksik bilgiye, imaya ve kişileri birbirine düşürmeye yaslanır.
Bir ortamda konuşulan sözlerin, dinleyenleri sürekli olarak birbirinden şüphe etmeye sevk ettiği; insanların şahsiyetlerini hedef aldığı ve çözüm yerine düşmanlık ürettiği görülüyorsa, o ortamın manevi huzurunu korumak gerekir.
Böyle bir durumda yapılacak şey, her zaman uzun uzun ikna tartışmasına girmek değildir. Bazı kimseler gerçekten yanlış anlaşılmayı gidermek ister; delil gösterildiğinde düşüncesini gözden geçirir. Bazıları ise tartışmayı hakikate ulaşmak için değil, kendi kanaatini yaymak ve karşısındakini yormak için sürdürür. İkinci durumda bitmeyen münakaşalar, asıl zararı gören dinleyicilerin dikkatini dağıtabilir.
Bu sebeple gerektiğinde konuşmaya sınır koymak, konuyu somut delillere çekmek, kişisel ithamları durdurmak veya toplantıyı başka bir yöne çevirmek isabetli olabilir.
Mesela, “Bu meselede şahısların niyetleri hakkında hüküm vermeyelim. Somut bir iddia varsa delilini ortaya koyalım; yoksa insanların itibarını zedeleyecek sözleri burada sürdürmeyelim” demek, hem adaleti hem de meclisin huzurunu korumaya yönelik bir tavırdır.
Ancak bu tavır, eleştiren herkesi susturmak için kullanılmamalıdır. Çünkü hakikati koruma iddiasıyla haklı itirazları engellemek de ayrı bir yanlıştır. Bir ortamı korumak, orada bulunanları yalnızca rahatsız edici sözlerden değil, yanlışın üzerinin örtülmesinden de korumayı gerektirir.
Her konuşanı ikna etmek zorunda değilsiniz; fakat konuşulan sözün başkalarının zihninde ve kalbinde meydana getireceği zarara karşı sorumluluğunuz vardır.
İnsanın olgunluğu, her münakaşayı kazanmasında değil; hangi tartışmanın hakikate hizmet ettiğini, hangisinin yalnızca fitneyi beslediğini ayırt edebilmesindedir.
5. Alametleri Belirmiş Bir Tehlikeye Karşı Tedbir Almak, Her Zaman Suizan Değildir!
Suizan, bir kimse hakkında yeterli ve makul bir dayanak bulunmaksızın kötü kanaat beslemek, onun niyetini haksız biçimde kötüye yormaktır. İslam ahlâkında bundan sakınmak esastır. İnsanların kalplerini okumaya kalkışmak, niyetleri hakkında kesin hükümler vermek ve delilsiz ithamlarda bulunmak doğru değildir.
Fakat burada üzerinde durulması gereken başka bir mesele vardır: Delilsiz kötü zan ile belirtileri ortaya çıkmış bir tehlikeye karşı tedbir almak aynı şey değildir.
Bir insanın davranışlarında tekrar eden tutarsızlıklar görülüyorsa, verdiği sözlerle yaptığı işler birbirini tutmuyorsa, başkalarının haklarına zarar verdiği somut olaylarla ortaya çıkmışsa, insanın bu belirtileri görmezden gelmesi beklenemez.
Mesela daha önce emanete ihanet ettiği somut biçimde ortaya çıkmış birine, gerekli tedbirleri almadan yeniden önemli bir emanet teslim etmek ihtiyatsızlık olabilir. İnsanların özel konuşmalarını defalarca izinsiz biçimde başkalarına aktardığı bilinen birine, hassas bilgileri ölçüsüzce açmak da doğru bir yaklaşım değildir.
Burada mesele, o kişinin kalbinden geçenleri bildiğimizi iddia etmek değildir. Mesele, gözlemlenebilir davranışlardan hareketle makul önlemler almaktır.
Bir insanın geçmişte yaptığı bir yanlış, onun sonsuza kadar kötü kalacağını ispatlamaz. İnsan değişebilir, pişman olabilir, hatasını düzeltebilir. Bu sebeple tedbir, peşin ve değişmez bir mahkûmiyete dönüşmemelidir. Kişiye tövbe ve telafi imkânı tanımakla mevcut risk karşısında dikkatli davranmak birbirine aykırı değildir.
Aynı şekilde, bir kimsenin muhtemel bir kötülük yapabileceğini düşünmek, o kötülüğü kesinlikle yapacağını ilan etme hakkı vermez. Şüphe, araştırma ve ihtiyat için bir sebep olabilir; fakat tek başına mahkûmiyet hükmü olamaz.
Bu noktada üç ölçü önemlidir:
Birincisi, kanaatin somut bir dayanağı bulunmalıdır. Söylenti, kişisel husumet veya başkasının yönlendirmesi tek başına yeterli değildir.
İkincisi, alınan tedbir tehlikeyle orantılı olmalıdır. Basit bir şüphe yüzünden bir insanı toplumdan dışlamak veya itibarını hedef almak, tedbirin sınırını aşabilir.
Üçüncüsü, tedbir ile itham birbirinden ayrılmalıdır. Bir kimseye belirli bir konuda güvenmemek, onun hakkında her türlü kötü sözü söyleme hakkı vermez.
Bu ayrım yapılmadığında iki zıt hata ortaya çıkar: Bir tarafta insanları delilsiz yere suçlamak, diğer tarafta ise hüsnüzan adına göz göre göre ortaya çıkan zararları önlememek.
İkisi de adaletin ruhuna aykırıdır.
Özellikle bir kimsenin davranışlarının başkalarına zarar verme ihtimali belirginleşmişse, zararın gerçekleşmesini beklemek her zaman hikmet değildir. Bazen erken alınan küçük bir tedbir, sonradan telafisi güç olacak büyük bir zararı önler.
Bununla beraber, alınan tedbirin amacı intikam, küçük düşürme veya cezalandırma olmamalıdır. Amaç, hakkı korumak ve muhtemel zararı önlemektir.
Hüsnüzan, gözleri kapatmak değildir; suizandan sakınmak da tehlikenin işaretlerini görmezden gelmek anlamına gelmez.
İnsan, başkasının niyetini kesin olarak bildiğini iddia etmeden de davranışlarını değerlendirebilir. Kalplerin hükmünü Allah'a bırakırken, kendi sorumluluk alanında gerekli tedbirleri almakla yükümlüdür.
Sonuç: Tecrübenin Hikmete Dönüşmesi
Hayatın insana öğrettikleri, yalnızca insanlardan uzak durmayı veya herkese karşı şüpheyle yaklaşmayı gerektirmemelidir. Aksi takdirde tecrübe, insanı olgunlaştırmak yerine katılaştırır; hikmete değil, kırgınlığa hizmet eder.
Asıl mesele, insanlara güvenmemek değil, güvenin ölçüsünü bilmektir. Herkese kapıyı kapatmak değil, hangi kapının ne kadar açılacağını takdir etmektir. İyilikten vazgeçmek değil, iyiliği adaletle birlikte yürütmektir.
İnsan, kardeşine yardım etmeli ama kendisini tüketmemeli; dinin emirlerine bağlı kalmalı ama bunu başkalarını incitmenin bahanesi yapmamalı; itibarını korumalı ama kibirlenmemeli; zararlı söylemlere karşı tedbir almalı ama eleştiriyi boğmamalı; tehlikenin belirtilerini dikkate almalı ama delilsiz suçlamalardan uzak durmalıdır.
Bütün bu ölçülerin temelinde tek bir hakikat vardır: İyi niyet, adaletin yerine geçmez; samimiyet iddiası da insanı hatadan masum kılmaz.
Bazen insan, başkasını kırmamak için kendisini kırar. Bazen bir topluluğun huzurunu korumak için hakikatin sesini kısar. Bazen de suizan etmemek adına, gördüğü yanlışın karşısında sessiz kalır. Oysa her suskunluk olgunluk, her fedakârlık fazilet, her hoşgörü de merhamet değildir.
Merhamet, haksızlığı seyretmek değildir. Vefa, hakkından vazgeçmeye mecbur kalmak değildir. Kardeşlik, yanlışa ortak olmak değildir. İyi niyet de başkasının kötüye kullanabileceği sınırsız bir yetki değildir.
Yılların insana kazandırdığı en değerli şey, herkesi tanıdığını sanmak değil; insanın hem kendi nefsine hem de başkalarına karşı hangi ölçülerle hareket etmesi gerektiğini daha iyi anlamaktır.
Çünkü hayatın sonunda geriye yalnızca kime yardım ettiğimiz değil, yardım ederken adaleti ne ölçüde koruduğumuz; kime güvendiğimiz değil, güvenimizi hangi ölçüyle kullandığımız; hangi yanlışları gördüğümüz değil, onları düzeltmek için ne yaptığımız da kalacaktır.
Ve belki de bütün bu tecrübelerin özeti şudur:
İyiliğini istismar ettirme, hakkını hatır uğruna çiğnetme, hakikati şahıslara kurban etme; fakat bütün bunları yaparken kendi nefsini de adaletin üstüne çıkarma.
Zira insanın asıl imtihanı, yalnızca başkasının yanlışını görmekte değil; başkasının yanlışına karşı dururken kendi doğruluğundan da emin olabilmek için nefsini hesaba çekmektedir.
Mehmet Nuri Bingöl
MAKALEYE YORUM YAZIN
-
02.09.2026 Risale-i Nur Hizmetinin Esası
-
27.08.2026 Koyunhisar Zaferi ve Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu
-
25.08.2026 Gelecek Yıl Bir Milyonun Altına Düşecek Çocuk Sayısı: Türkiye’nin Sessiz Nüfus Alarmı
-
20.08.2026 Bir Keşfü’l-Kubur, Bu Zamanda Kırk Kişiden Birinin İmanını Kurtardığını Görmesi Vakıası
-
06.08.2026 LA UHUBBİL ÂFİLİN -4 VII. AZER'İN GETİRDİĞİ PUT
-
01.08.2026 LA UHUBBİL ÂFİLİN -2 MAĞARADA ŞAKIYAN NUR I. YILDIZLARIN SÖYLEDİĞİ
-
01.08.2026 Hac Suresi 12. Ayetin Tefsiri: Kalbin Gerçek Sığınağı Allah'tır
-
15.07.2026 Destan Yazılan Gece: 15 Temmuz
-
14.07.2026 Ailecilik, Aşiretçilik ve Bağnaz Cemaatçilik: Adaletsizlik (Zulüm)
-
25.06.2026 Amellere Değil, Rahmete Güvenmek
-
20.06.2026 DUHA SURESİNİN TESELLİCİ MESAJI
-
20.06.2026 Gençliğe Yapılan Yatırım, Geleceğe Yapılan Yatırımdır
-
17.06.2026 Uhud'dan Çağlara Bir Ders
-
17.06.2026 MARİFETULLAH'TAN MUHABBETULLAH'A
-
17.06.2026 Âl-i İmrân Sûresi 139. Âyet Ne Der Bize
-
17.06.2026 Uhud'dan Günümüze: Âl-i İmrân 152. Ayetin Risale-i Nur Perspektifinden Tefsiri
-
17.06.2026 Muttakiler Efendidir, Fakihler Liderdir; Onlarla Oturup Kalkmak Ziyadedir” Sözü Üzerine
-
03.06.2026 Aç Olan Karın mı, Göz mü?
-
03.06.2026 İSTANBUL FETHİNİN ASIL ÖNEMİ
-
03.06.2026 ADALET, HERKESE AYNI ŞEYİ VERMEK DEĞİL, HAKKINI VERMEKTİR.
-
03.06.2026 RAHMANİ İKAZ
-
03.06.2026 TEYAKKUZ
-
03.06.2026 İZDÜŞÜM VE AYNA METİNLERDEN ÜÇ MİSAL
-
03.06.2026 Duruşu Olan Bir Gazete: DURUŞ
-
03.05.2026 EN BÜYÜK MİYAR: KANAAT
-
30.04.2026 Emekliye Nefes Aldıracak Bir İmkân: Mütevazı Tatil Desteği
-
28.04.2026 Tabuların Gölgesinden Ne Umulur?
-
24.04.2026 Makam ve Mananın Çatışması ve Gülistan Doku Cinayeti
-
23.04.2026 Malazgirt’te Anadolu Can Atarken İslam'a
-
23.04.2026 SİLÜET
-
18.04.2026 BİR REALİTE: ÖLÜM YIL DÖNÜMÜNDE TURGUT ÖZAL
-
17.04.2026 14- 15 Nisan’ın Acı Gölgesi ve Çıkış Yolu: Maneviyatla Techiz ve İnşa Edilen Öğrenci
-
17.04.2026 FEDAKÂRLIĞIN SESSİZ DESTANI
-
12.04.2026 BURSA FETİHLE GÖNLÜNÜ AÇARKEN İSLAM'A
-
11.04.2026 Şanlıurfa’nın İstiklâl Destanı: 11 Nisan
-
25.03.2026 Üstad Said Nursi Vefat Etti Ama Eserleri Asırları Parlatıyor...
-
10.03.2026 İLK ADIM, İKİNCİ VE ASIL ADIM
-
08.03.2026 Hak Üstündür, Haktan Üstün Yoktur.
-
05.03.2026 Tağutu İnkâr Etmeden İman Sahih Olmaz
-
26.02.2026 "Kabede Hacılar..." İlahisi Popüler Olunca
-
15.02.2026 Ramazan: Kur’ân, Sünnet ve Risale-i Nur Işığında Bir Diriliş
-
06.02.2026 6 Şubat'ta Geceyi Yaran Ses- Hikâye
-
06.02.2026 İSLÂM ORDULARININ CİHAD RUHU VE MAKSADI : İ'LAY-I KELİMETULLAH
-
06.02.2026 Bediüzzaman Said Nursî ve Mehdi-i Azam Meselesi...
-
18.01.2026 BOZULAN GENÇLİK Mİ, TERK EDİLEN EMANET Mİ?
-
18.01.2026 EL-ŞARA'NIN "ŞAM" YA DA SURİYESİ
-
17.12.2025 ETHEM “Rüzgârın Oğlu”
-
23.11.2025 KIRK BİR YILIN HİSSİYATI
-
16.11.2025 Uhuvvet Hissi ve İhlasla Alakası
-
14.11.2025 “Ümitsizlik bir hastalıktır” Ya Ümit?
-
10.11.2025 BAŞKAN ZOHRAN MAMDANİ!
-
30.10.2025 “ESKİ HÂL MUHAL. YA YENİ HÂL, YA İZMİHLÂL.”
-
16.10.2025 CAMİALARDA KUZMAN MİSALİ İNSANLAR VAR OLDUKÇA..
-
28.09.2025 Acayip Yerdeki AN
-
02.09.2025 İSKENDER DİYE BİRİ
-
13.08.2025 SİYAH SANCAK
-
12.08.2025 Sessiz Çığlık ve Kapanmayan Yara: Gazze ya da Gaza
-
09.08.2025 YEDİ ASIR EVVEL HAZIRLANAN EV
-
20.07.2025 Yeni Fetih Gazetesi: Bir Dirilişin Kalem Gücü