Sanat Ajans , Yeni Fetih, Yeni Fetih Gazetesi, İlkeli Duruş Gazetesi...

İslam Dünyası'nın Güvenilir Haber Ajansı

  • Dolar
  • Euro
  • GR ALTIN
  • ÇEYREK

  • 14 Temmuz 2026, Salı 21:49
Mehmet NuriBingöl

Mehmet Nuri Bingöl

Ailecilik, Aşiretçilik ve Bağnaz Cemaatçilik: Adaletsizlik (Zulüm)

Toplumların ayakta kalmasını sağlayan en büyük değer adalettir. Adaletin zedelendiği yerde güven kaybolur, huzur bozulur ve insanların birbirine itimadı yitirilir. Adaletin en büyük düşmanlarından biri, kabul edilir ki tarafgirliktir.
          Tarafgirlik bazen ırkçılık şeklinde ortaya çıkar; bazen ailecilik, aşiretçilik veya kendi grubunu mutlak doğru gören bağnaz cemaatçilik şeklinde kendini gösterir. Bu anlayışlarda ortak nokta, hak ve liyakatten önce mensubiyeti esas alma değil midir. Oysa İslam'ın ölçüsü, kim olduğumuz değil; haklı olup olmadığımızdır.
        Yüce Allah, bu konuda şöyle buyurur: "Ey iman edenler! Kendinizin, anne babanızın ve yakınlarınızın aleyhine de olsa adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun..." (Nisâ, 4/135)
         Bu ayet, adaletin aile bağlarından bile üstün tutulması gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır. Yakınımız haksızsa onu haklı göstermeye çalışmak değil, haksızlığını düzeltmesine yardımcı olmak gerçek kardeşliktir. Başka bir ayette ise şöyle buyrulur:
          "Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun. Bu, takvaya daha yakındır." (Mâide, 5/8)
        Demek ki sevgi de nefret de adaletin önüne geçmemelidir. Kendi grubumuza ayrıcalık tanımak da, karşı gruba haksızlık yapmak da Kur'an'ın emrettiği adalet anlayışıyla bağdaşmaz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de cahiliye taassubunu reddederek şöyle buyurmuştur: "Irkçılık davasına çağıran bizden değildir."
         Bu ikaz, insanları hak ölçüsüne göre değil; soyuna, kabilesine veya grubuna göre değerlendiren anlayışın İslam ahlakıyla bağdaşmadığını göstermektedir.
           Bugün ailecilik, aşiretçilik veya bağnaz cemaatçilik sebebiyle ehliyet yerine yakınlık tercih edildiğinde yalnızca bireyler değil, bütün toplum zarar görmektedir. Liyakat kaybolmakta, güven sarsılmakta ve adalet duygusu yara almaktadır.
          Müminin ölçüsü; "Benim adamım" değil, "Haklı olan kim?" sorusudur. Çünkü Kur'an'ın istediği insan, hakkı kendi aleyhine bile olsa söyleyebilen insandır.
           Gerçek kardeşlik, haksızlığı örtmek değil; haksızlığa engel olmaktır. Gerçek cemaat şuuru, grubunu kayıtsız şartsız savunmak değil; grubu içinde de olsa adaleti hâkim kılmaktır. Gerçek asalet ise soydan değil, takvadan gelir.
           Adaletin hâkim olduğu toplumlar yükselir; tarafgirliğin hâkim olduğu toplumlar ise zamanla çözülmeye mahkûmdur. Bunun için her müminin duası ve gayreti şu olmalıdır: "Rabbim! Bize hakkı hak olarak göster, ona uymayı nasip et; batılı da batıl olarak göster ve ondan uzak durmayı bize kolaylaştır."
**
         Malumdur ki İslam'ın en temel esaslarından biri adalettir. Adalet; akrabalığın, aşiretin, cemaatin, partinin veya ırkın değil, yalnızca hakkın yanında durmaktır. Hakkın yerine tarafgirliği koyan her anlayış, adaleti zedeler. Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyrulur:
           "Ey iman edenler! Kendinizin, anne babanızın ve yakınlarınızın aleyhine de olsa adaleti titizlikle ayakta tutun..." (Nisâ, 4/135)
          Bu ilahî emir, aile bağlarının bile adaletin önüne geçirilemeyeceğini açıkça göstermektedir. Bediüzzaman Said Nursî de Risale-i Nur'da tarafgirliğin körleştirici etkisine dikkat çekerek şu hakikati ifade eder: "Hakkın hatırı âlidir, hiçbir hatıra feda edilmez."
             Bu düstur, bir müminin ölçüsünün kişi veya grup değil, hak ve hakikat olması gerektiğini ilan eder. Ailemiz, aşiretimiz, cemaatimiz veya en yakın dostumuz haksız olduğunda onu haksızlığıyla savunmak değil, adalete yönlendirmek imanî bir vazifedir.
            Yine Bediüzzaman, menfî milliyetçiliğin tehlikesini anlatırken özetle, onun başkalarını yutmaya çalışan, çatışmayı doğuran ve İslam kardeşliğine zarar veren bir anlayış olduğunu ifade eder. Buna karşılık Kur'an'ın kabul ettiği anlayışın, farklı kavimleri tanışmaya ve yardımlaşmaya vesile olan müsbet bağlar olduğunu belirtir.
           Risale-i Nur'da geçen şu ölçü de son derece dikkat çekicidir: "Mesleğimizde kuvvet var; fakat bu kuvvet asayişi muhafaza etmek içindir, kardeşe karşı kullanılmaz."
          Hakiki cemaat anlayışı, başka insanları dışlamak veya kendi mensuplarına ayrıcalık sağlamak değildir. Hakka hizmet eden bir cemaat, önce kendi mensuplarının da adaletli olmasını ister.
             Bediüzzaman'ın sıkça vurguladığı ihlâs prensibi de bize önemli bir ölçü verir. İhlâs; şahısları, menfaatleri ve grup taassubunu değil, yalnız Allah'ın rızasını esas almaktır. Allah rızasını esas alan kimse, kendi yakını aleyhine de olsa hakikati söylemekten çekinmez.
          Bugün toplumların en büyük problemlerinden biri; liyakat yerine akrabalığın, ehliyet yerine aşiret bağlarının, adalet yerine cemaat taassubunun tercih edilmesidir. Oysa Kur'an'ın ve Risale-i Nur'un ortaya koyduğu ölçü açıktır: İnsanlar aidiyetlerine göre değil, hak ve liyakate göre değerlendirilmelidir.
            Müminin düsturu şu olmalıdır:
"Hakkın hatırı âlidir; hiçbir şahsın, grubun, aşiretin, cemaatin ve menfaatin hatırına feda edilmez."
İşte bu anlayış hâkim olduğunda adalet güçlenir, güven tesis edilir ve toplum gerçek kardeşliği yeniden kazanır. Çünkü İslam'ın birleştirici bağı; kan bağı değil, iman bağıdır. Üstünlük ise soyda, aşirette veya cemaatte değil; takvada ve salih ameldedir.


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık