Sanat Ajans , Yeni Fetih, Yeni Fetih Gazetesi, İlkeli Duruş Gazetesi...

İslam Dünyası'nın Güvenilir Haber Ajansı

  • Dolar
  • Euro
  • GR ALTIN
  • ÇEYREK

  • 26 Ekim 2026, Pazartesi 10:32
Mehmet NuriBingöl

Mehmet Nuri Bingöl

HAKİKATİN ÖLÇÜSÜ ŞAHISLAR DEĞİL, KUR'AN VE SÜNNET; HADİSLER

   MEHMET NURİ BİNGÖL

Bir insanın hocası, onu yetiştiren şahsın aynısı olamayacağı gibi, bir eserin şarihi de o eserin müellifiyle özdeşleştirilemez. Talebe hocasından istifade eder; şarih müellifin ifadelerini anlamaya, açıklamaya ve okuyucuya ulaştırmaya çalışır. Fakat bu münasebetlerin hiçbirisi, talebeye hocasının düşüncelerini bütünüyle temsil etme; şarihe de müellifin iradesini kendi yorumuyla yeniden belirleme yetkisi vermez.
          Ne var ki ilim ve fikir hayatında zaman zaman bu temel referans göz ardı edilmekte. Bir şahsın büyüklüğü, onun adına konuşanlara da kendiliğinden bir büyüklük kazandırmaz. Bir eserin şöhreti, o esere atıfta bulunan her sözü doğru kabul etmenin gerekçesi hâline getiriliyor maalesef... 
         Böylece hakikati araştırmanın yerini, şahıslara bağlılık; metni anlamanın yerini ise metinden kendi kanaatine dayanak üretme alışkanlığı alır. İşte asıl tehlike burada başlar.
**
          Bir müellifin kaleme aldığı eser, kendi içinde bir bütünlüğe, kavramlar arasında münasebete ve fikirler arasında da tutarlılığa sahiptir. Bir cümle, paragrafından; paragraf, bölümünden; bölüm de eserin genel maksadından bağımsız düşünülemez. Bir ifadeyi bu bütünlükten koparıp yalnızca arzu edilen bir fikre dayanak yapmak, metni açıklamak değil, metnin anlamını daraltmak veya değiştirmektir.
          Şarih elbette yorum yapabilir. Hatta kapalı ifadeleri açıklamak, farklı ihtimalleri değerlendirmek ve metnin günümüz meseleleriyle münasebetini göstermek, şerh faaliyetinin tabii bir parçasıdır. Ancak burada aşılmaması gereken tehlikeli bir sınır vardır: Şarihin kendi yorumu ile müellifin açıkça ortaya koyduğu fikir birbirine karıştırılmamalı.
          Şarih, “Müellif burada şunu söylüyor” dediğinde metinden delil göstermekle yükümlüdür. “Ben bu ifadeden şu sonucu çıkarıyorum” dediğinde ise kendi yorumunu ortaya koymuş olur. İkisi arasında ilmî bakımdan mühim bir fark vardır.
           Birincisinde müellifin sözü aktarılır; ikincisinde şarihin istinbatı, yani çıkarımı söz konusudur. Çıkarım isabetli de olabilir, tartışmalı da. Fakat bir yorumun müellife aitmiş gibi sunulması, ilmî dürüstlüğün gerektirdiği açıklığı ortadan kaldırır.
            Bir şarihin yorumunu müellifin sözü yerine koymak, haritayı araziyle karıştırmaya benzer. Harita yol gösterebilir; fakat arazinin kendisi değildir.
**
     Vecizeleri bağlamından koparmak!
         Özellikle vecizeler, kısa ve yoğun ifadeler oldukları için yanlış anlamaya veya maksadından uzaklaştırılmaya elverişlidir. Bir cümle, belirli bir meseleye cevap olarak söylenmişken başka bir meseleye teşmil edilebilir. Bir şart altında geçerli olan hüküm, bütün şartlardan bağımsızmış gibi sunulabilir. Bir şahsa, zamana veya olaya ilişkin değerlendirme, genel ve değişmez bir ilke hâline getirilebilir.
          Böyle bir durumda yapılması gereken, vecizeyi tek başına yüceltmek değil; hangi meseleye cevap verdiğini, hangi şartları esas aldığını ve eserin bütünü içinde nasıl bir yere sahip olduğunu araştırmaktır.
             Aksi takdirde metin, hakikati anlamanın vasıtası olmaktan çıkar; önceden verilmiş bir hükmü savunmanın malzemesi hâline gelir. Kişi artık metnin kendisini nereye götürdüğünü araştırmaz. Kendi kanaatinin peşinden gider ve metinde yalnızca kendisini doğrulayacak ifadeler arar.
           Bu tavır, hakikat arayışından çok, kanaatini tasdik ettirme arzusudur. Üstelik bir eserin içinden seçilen birkaç vecizeyi sürekli tekrarlamak, o eserin bütün fikrî çerçevesine sadık kalındığını da göstermez. Bazen bir metne en büyük haksızlık, onun cümlelerini yanlış aktarmak değil, doğru cümlelerini yanlış yerde ve yanlış maksatla kullanmaktır.
Sözün kelimelerini koruyup maksadını değiştirmek de bir tür anlam tahrifidir.
Bir kumaş topunun ölçüsü mezuro mudur?
           Meseleyi bir misalle düşünelim: Bir kumaş topunun ölçüsünü almak için mezuroya ihtiyaç vardır. Mezuro, kumaşın uzunluğunu belirlemeye yarayan bir araçtır. Fakat kumaşın mahiyetini, dokusunu, kalitesini ve kullanım değerini mezuro tayin etmez.
Mezuro ölçer; kumaş ise ölçülen şeydir. Aralarındaki vazife farkı açıktır.
           Şimdi bu misali ilim ve fikir hayatına taşıyalım. Bir müellifin eseri kumaşsa, şarih onun ölçüsünü almaya çalışan mezuro gibidir. Şarih, eserin anlamını ortaya koyabilir; farklı yönlerini açıklayabilir; okuyucunun kavrayışını kolaylaştırabilir. Ancak kendi ölçme biçimini eserin kendisiyle özdeşleştiremez.
            Mezuroyu kumaşın kendisi saymak nasıl bir kavram yanılgısıysa, şarihi müellifin yerine koymak da aynı türden bir yanılgıdır. Daha da önemlisi, şarihin açıklamalarını sorgulanamaz kabul ederek eserin önüne geçirmek, aracı asıl; yorumu hakikatin kendisi hâline getirmektir.
           Oysa hiçbir açıklama, açıklamaya konu olan metnin yerine geçmez. Hiçbir yorum, sırf tanınmış bir şahsa ait olduğu için tenkitten muaf tutulamaz.
          Yani asıl ölçü, şarihin kim olduğu değil, ne söylediği ve söylediklerini hangi delillerle temellendirdiğidir. İsimler elbette önemlidir; ilmî birikim, tecrübe ve uzmanlık da dikkate alınmalıdır. Fakat bunlar, delilin yerini tutmaz. Bir kişinin ilmî itibarına duyulan güven, onun her yorumunu otomatik olarak doğru kılmaz.
            Mezuro kumaşı ölçer; fakat kumaşa hükmetmez. Şarih eseri açıklar; fakat eserin yerine geçmez. İlim, bu sınırları bilenlerin elinde yükselir.
**
      Hürmet, sorgusuz kabul etmek midir?
           Bir hocaya, bir müellife veya bir fikir insanına hürmet duymakla onun adına söylenen her şeyi kabul etmek birbirinden farklıdır. Gerçek hürmet, şahsı kendi sözlerinin ötesine taşıyarak dokunulmazlaştırmak değil; onun hakikatini, düşüncesini ve eserini doğru anlamaya çalışmaktır.
            Bir müellife ait olmayan bir sözü ona mal etmek, o müellifi yüceltmek değildir. Bilakis onun düşüncesini kendi sınırları dışında kullanmak, şahsına duyulan hürmeti yanlış bir temsil biçimine dönüştürür. Aynı şekilde bir hocanın hatasını görmemek için gözleri kapatmak, ona sadakat değil; hakikat karşısında şahsı tercih etmektir.
          İlim geleneğinin sağlıklı biçimde devam etmesi, şahısların değil, delillerin konuşabilmesine bağlıdır. Talebe hocasının düşüncesini öğrenmeli; fakat gerektiğinde hocasının yorumuyla metnin açık hükmünü ayırabilmelidir. Şarih müellifin maksadını araştırmalı; fakat kendi kanaatinin metnin maksadıyla aynı şey olmadığını da bilmelidir.
          Bu fark ortadan kalktığında, ilmî otorite bir hakikat arayışının rehberi olmaktan çıkar; sorgulamayı engelleyen bir imtiyaza dönüşür. İnsanlar artık “Bu söz doğru mu?” diye sormak yerine “Bunu kim söyledi?” sorusuyla yetinmeye başlar. Oysa bir sözün doğruluğu, onu söyleyen kişinin şöhretiyle değil, deliliyle ve hakikatle kurduğu münasebetle değerlendirilmelidir.
         Elbette her okuyucunun kendi kanaatini mutlaklaştırması da doğru değildir. Metni anlamak emek, birikim, bağlam bilgisi ve ilmî disiplin gerektirir. Burada savunulan şey, gelişigüzel itiraz etmek değil; hürmeti muhafaza ederken tenkit kabiliyetini, bağlılığı sürdürürken hakikat ölçüsünü kaybetmemektir.
Çünkü şahsa hürmetin sınırı olabilir; fakat hakikate sadakat, şahsın hatırına feda edilemez.
**
       İlim kisvesine bürünen cehalet!!!
          Bir insanın yanılması tabiidir. Her araştırmacı, her hoca ve her şarih yanlış yorum yapabilir. İlmî olgunluk, hiç yanılmamakta değil; yanılma ihtimalini kabul etmekte, delil karşısında kanaatini gözden geçirebilmekte ve yanlış ortaya çıktığında hakikate dönme cesareti gösterebilmektedir.
        Asıl problem, şahsî bir yorumun tartışmaya açık olduğunun unutulmasıdır. Kişi kendi kanaatini müellifin kesin hükmü gibi sunuyor, eleştiriyi esere yapılmış bir saldırı sayıyor ve kendi yorumunu savunmak için müellifin otoritesini kullanıyorsa, burada ilmî bir mesele olmanın ötesinde bir tutum problemi de vardır.
            Çünkü bu yaklaşımda eser, anlaşılacak bir hakikat kaynağı olmaktan çıkar; şahsî kanaate itibar kazandıran bir araca dönüşür. Müellifin adı, delilin önüne geçirilir. Şarihin yorumu, müellifin sözüymüş gibi sunulur. İtiraz edenin deliline cevap vermek yerine, itirazın kendisi sadakatsizlikle suçlanabilir.
Böylece hakikati araştırması gereken ilim, kendi kanaatini koruma mekanizmasına dönüşür. Cehaletin tehlikeli biçimlerinden biri, bilgisizliğin farkında olmamaktır. Daha tehlikeli bir biçimi ise bilgisizliğe veya hatalı yoruma ilmî bir otorite görüntüsü kazandırarak onu başkalarına da kabul ettirmektir. Zira bir insanın kendi yanlışıyla kalması başka, yanlışını büyük bir ismin sözüne dayandırarak yayması başkadır.
      Yanlış yorum, karşı delille düzeltilebilir; fakat yanlışını hakikat diye dayatan bir zihniyet, delili bile kendisine düşman görmeye başlayabilir.
         Son söz: İsimlerin gölgesi mi, hakikatin ışığı mı? Mesele, hocayı küçümsemek veya şarihi değersizleştirmek değildir. Mesele, her birini kendi konumunda değerlendirmek ve hiçbirini hakikatin yerine koymamaktır. Hoca yol gösterebilir, şarih açıklayabilir, müellif eser verebilir. Fakat bunların hiçbiri, hakikatin ölçüsünü şahsî itibarın belirlemesi gerektiği anlamına gelmez.
           Bir eseri anlamak isteyen, önce metnin ne söylediğini araştırmalıdır. Sonra şarihin bu metinden ne anladığını incelemeli; ardından yorumun delillerini, bağlamını ve tutarlılığını değerlendirmelidir. Böylece müellifin sözüyle şarihin yorumu, hakikatin kendisiyle şahsî kanaat birbirine karıştırılmamış olur.
          Aksi hâlde bir süre sonra herkes, hakikatin kendisini değil, hakikat adına konuşma imtiyazını savunmaya başlar. Herkes kendi hocasının, kendi şarihinin ve kendi yorumunun arkasına sığınır. Ortada aynı esere atıfta bulunan, fakat birbirine zıt hükümler veren insanlar kalır. Metin ortadadır; ancak metnin sesi, onu kendi kanaatine alet edenlerin gürültüsü arasında kaybolur.
            İşte bu sebeple ilim, yalnızca nakletme değil, doğru anlama; yalnızca hürmet etme değil, yerinde değerlendirme; yalnızca bir isme bağlanma değil, o ismin de bağlı olduğu hakikat ölçüsünü gözetme meselesidir.
            Bir müellifin adını anmak, onun maksadını anlamış olmak değildir. Bir eseri şerh etmek, o eserin hükümranı olmak değildir. Bir hocanın talebesi olmak da onun her sözünü sorgusuzca benimsemeyi gerektirmez.
         Ve nihayet, asıl hesaplaşma şudur: İnsan, hakikatin önünde kendi kanaatini mi tartıyor, yoksa kendi kanaatini hakikatin yerine mi koyuyor? Çünkü ilkinde insanın nefsine karşı bir muhasebesi, ikincisinde ise hakikate karşı bir iddiası vardır.
           Hakikati kendi kanaatine şahit tutan, bir gün deliller karşısında susabilir. Fakat kendi kanaatini hakikatin yerine geçiren, artık hakikati duymak istemez. İşte ilmin bittiği, taassubun başladığı çizgi tam da burasıdır: İnsan, hakikate hizmet ettiğini sanırken hakikati kendi nefsine hizmetkâr kıldığı an!


MAKALEYE YORUM YAZIN
yukarı çık